Ürün Açıklaması
Mutasavvıf kimliğiyle ön plana çıkan Aynülkudât el-Hemedâni hem tarihi veriler hem de bizzat kendi eserlerinin sunduğu muhteva ışığında, aynı zamanda bir filozof olarak da değerlendirilmelidir. Kendisinin; bilgi teorisi, varlığa ilişkin tasavvurları; âlemin ezeliliği, sudur teorisi, nedensellik, nûr-zulmet diyalektiği, vahdet-i vücûd konularında sistematik olarak aktarmış olduğu görüşleri ve bu hususta ortaya koyduğu özgün kavramsal dünya, onun bilhassa tasavvuf ve felsefe geleneklerini mezceden bir noktaya yerleşmesine neden olmuştur. Aynülkudât’ın bu mezci, zihninin derinliklerinde fıtri bir uyumla vuku bulduğundan, bu sentez yapay bir çaba değil, hakikat arayışının doğrudan ve doğal bir yansıması konumundadır. Aynülkudât’ın, Ebû Hâmid el-Gazzâli (ö.505/1111) ile çağdaş olması ve hem İbn Sinâ’nın (ö. 428/1037) şahsına hem de onun el-Hikmetü’l-Meşrikiyye tasavvuruna kendisini oldukça yakın hissetmesi, el-Hemedâni’yi “Gazzâli sonrası tasavvufun değişimi”etkisiyle sınırlamaya engel teşkil etmektedir. Bu bağlamda Aynülkudât; Sühreverdi el-Maktûl ve Molla Sadrâ profilinde bir mütefekkir veya bir “müteellih hakim/filozof” olarak hem aklın burhâni düşünme metodunu hem de “akıl ötesi tavrı” felsefesinin temel yapı taşları hâline getirmiştir. Bilmek ile idrak etmek arasında derin bir fark gören Aynülkudât, metafiziğe dair hususların akıl tarafından bilinebileceğini, ancak idrake konu olamayacağını düşünmektedir. Nitekim idrak, sadece akıl ötesi bir tavırda/alanda ortaya çıkabilecek bir nitelik arz etmektedir. Zübdetü’l-Hakâik, Temhidât ve Mektûbât/Nâmehâ adlı eserlerinde sıklıkla ele aldığı üzere Aynülkudât, filozofların akılsal aşamalarla açıkladığı bilgi ve varlık meselelerini, “nûr” kavramını merkeze alarak yeniden işlemekte ve onu akıl ötesi tavırla ilişkilendirmektedir. Bu yönüyle Sühreverdi’nin öncüsü olmasının ötesinde, nûru, vahdet-i vücudun ana kavramlarından biri hâline getirip onu başlı başına bir teori şeklinde vazederek hem Bâyezid-i Bistâmi (ö. 234/848) ve Hallâc-ı Mansûr (ö. 309/922) gibi mutasavvıflar tarafından temsil edilen vahdet-i vücûd anlayışını daha sistematik bir düzleme taşımış hem de bu yönüyle İbn Arabi’nin (ö. 638/1240) bir nevi habercisi olmuştur. Bütün mümkünlerin bilgisinin ezeli olarak zamandan münezzeh Tanrı’da sabit hakikatler şeklinde mevcut olduğu ve varlığın varlık olması bakımından bizzat Tanrı’nın tecellileri/zuhûru konumunda bulunduğu hususlarını kendi kavramsal çerçevesinde kabul etmesi, vahdet-i vücûdu bir nazariye hâline getiren ana noktaları felsefesinde birleştirmiş olması anlamını taşımaktadır. Bu meyanda Tanrısal nûr, bütün mümkünlerin varlık sebebi; ilk varlık/akıl/Nûr-u Muhammedi ise onların istidadı için gerekli olan şart konumundadır. Bu çalışmanın temel amacı, Aynülkudât el-Hemedâni’nin düşünce dünyasında felsefenin nasıl yer bulduğunu ortaya koyarak onun İslâm düşünce tarihindeki “müteellih hakim” kimliğini belirginleştirmektir. Çalışmada, müellifin Zübdetü’l-Hakâik, Temhidât ve Mektûbât/Nâmehâ ve Şekva’l-Garib adlı eserleri temel alınmış ve literatür taraması yöntemi kullanılmıştır. Araştırma sonucunda, Aynülkudât’ın sudûr ve ilk akıl konusunu müşahedeye dayalı olarak kabul ettiği, nûr kavramını merkeze alarak vahdet-i vücûdu sistematik bir teoriye dönüştürdüğü ve İbn Arabi öncesi dönemde bu anlayışın kurucu isimlerinden biri olduğu tespit edilmiştir.